Posted in
Cuma, Kasım 06, 2009
Bir küçük gezgin yaşatıyorum içimde... Bir gün ben mi onun o mu benim kulağıma fısıldadı “hayal et” diye hatırlamıyorum ama o gün bugündür bahçemde hayaller büyütüyorum. Dolacak diye bahçem korkuyorum üstelik. Yarına, haftaya, iki ay sonrasına, seneye ve hatta on yıl sonraya kurulmuş hayallerim var.
Bahçede bir huzursuzluk seziyorum bu aralar. Hiçbirinden vazgeçmemek koşuluyla her gün bir yenisini eklerken bahçeme pek de iyi anlaşamıyorlar. Yeni gelen eskilerini gölgede bırakıyor. “Sen imkansızsın, çok barınamazsın” diye itekliyor geriden gelen yenisini. “Senin işin zor” deyip öne geçiyor öteki. Onu alaycı bir tavırla “hayırlısı, hayırlısı” diyerek alaşağı yapıyor beriki. Bense ne olduğunu anlamadan bakıyorum bahçeme; dikenler arasından koşan bir çocuk oluveriyorum.
Kulağıma “hayal et” diye fısıldadığı günden bu yana bir uçurtmanın kuyruğuna tutundum sıkıca. Etrafımda uçuyor sanrıdan kuşlar…
Bahçede adım atacak yer kalmadı. Ben gerçeklerden çok hayallerle yaşamaya başladım…
Ve “şimdiki zaman” yalnız gramerin bir konusu olarak görünmeye başladı gözüme. Ölüm ise camın ardında puslu, buğulu ve hatta gerçekleşmesi imkan dahilinde değil.
Ölümü düşünemeyecek kadar meşgulüm uçurtmamın kuyruğundaki renklerle. Şairi yalanlıyorum; derin bir yara olmaktan çıkıyor hayaller sayesinde köksüzlük. Hatta sıkı sıkı tutunmaya yarıyor yaratıldığım toprağa bahçemdeki arsızlık.
“Bir günün sonunda arzu” diyerek nihayete eriyor saatlere ayarlanmış günler. Hava kararınca anlıyorum ki gece olmuş. Aşınmış asfaltı adımlarken bile bulutları arşınlayan çocuklara, öykünüyorum. Üstelik küçük bir gezgin yaşatıyorum içimde…
Ve sizi çağırıyorum
Ey çocuklarda uyuyan intizamsız güneşler*
Seda Şener
*İsmet özel’in Propaganda şiirinden alınmış bir dize.
Posted in
Pazartesi, Ağustos 24, 2009
Gözgöze gelmek zordur çünkü gözler aynı anda iki göze birden bakamaz. İlle de birinde diretir; biz bunu fark etmezken gözlerden sadece birini seçeriz. Ben kıvırcık buklenin üstüne düştüğü gözü seçmiştim. Aklıma ölüm gelecek kadar mutluydum. Bir sırrımı daha keşfettim böylece o anda; mutluyken ölüm geliyordu aklıma. Korku olmalı belki bunun menşei. Belki de idrak. Yitip gideceğini bilmek o anın. Birden “ben ölünce bir şey yap” dedim. Üzüntün, yasın geçmeden hemen bir şey yap. Neden bilmem Afrika dedim sonra; Afrika’ya git benim için bir kere de olsa. Birkaç siyah çocuğun karnını doyurursan ne ala. “Ben” dedim sonra. “Ben ne yapayım sen ölünce” öyle heyecanlı çıktı ki cümle ağzımdan; “ölünce” kelimesi gururla salındı ortalıkta. “Sen Cape Verde’ye git” dedi. Sarıldım boynuna. Bu karede ancak bu söylenebilirdi. Bi filmin içinde değiliz gerçek bunlar biliyorum. “Orda bizim için yaşanabilecek güzel bir ev bul” diye ekledi. O anda vardım idrakine gittiğimde o masal ülkesine yanımda olmayacaktı. Oyun değil ki bu o ölmüş olacaktı; o öldüğü için ben orda olacaktım. Sonra durdu her şey; durdu zihnim; dünya durdu. Tek bir şey düşünebildim: ölüm. Zihnim ölümle durdu; ölümle çalkalandı;ölüm yürüdüm; ölüm soludum; ölüm baktı gözlerim. Elime kalemi aldım güya ölümü anlatacaktım. Kelime büyük, kelime heybetli; eziyor bu kelime diğerlerini ve “ölüm” yazarken kalem ölüm kadar ağır oluyor. Bu kelime kağıda sığmıyor. Ölüm, adından başka sır vermiyor.
Posted in
Cumartesi, Ağustos 01, 2009
yüz adım saydım ve bitti yokuş.üstüm başım kan içinde.şimdi sen bile kurtaramazsın beni.
Posted in
Cumartesi, Temmuz 11, 2009
Hiç tatmadıkları bi meyveyi çekmiyor canları anlasana. Duvar diplerine sığınıyolar; çünkü bu yapabildikleri en iyi iş. Hem kim demişti o sözü: “Elinden geleni değil yapman gerekeni yap…” Neyse boş ver bu beylik lafları… Ben, uykusuz kelimelerden bahsedicem sana… hem ne çok kitap var kitapçılarda… cümleler dolusu sayfalar… bir çukur açıp arka bahçeye kalemimi gömebilirim böyle bi günde…
Susss! Bilim diyosa doğrudur; su, koyulduğu kabın şeklini alır. Aramızda kalsın ama insan, sudan da mahir… Mahir eski Türkçede ismi fail. Geçenlerde tüm aile toplandı ve ben yine öğrendim. Her gün aynı şeyi öğrenir mi insan, yeni bir şey öğrendiğinden emin. Tek bir hikâyem var herkes gibi anlatacak. Tüm okuduğum kitaplarda aynı sesi aramam bu yüzden. Ve yazdığımda bir gün ben de korkak bir roman; duyulacak avaz avaz yine aynı ses. Selim Işık mezarında rahat uyuyacak… Bak tam da dilimin ucundaydı; şarkıda duyduklarım. Benim de ciğerime doluyo gökyüzü hem de her şeyim tamam. Bir kadın vardı televizyonda; ve yanıp sönen ışıklı bir kelime: Münzevi. “Hiç duymadım” diyodu “bu sözü” kadın hayretle: biz garipserken, o da puanları kaybederken; çoktan oturmuştu yeni yarışmacı, ondan kalan koltuğa ve gülümsüyordu münzeviyi hiç duymayan kadın…
Dünya kadar büyük kelimeler var avcumda… O yüzden sığdıramıyorum kağıtlara ve o yüzden serseri dolaşıyor kalemim buralarda. Üstelik ben artık büyüdüm; bi kadın oldum biliyosun. Ben tutunamayanlar deyince sen istihzai gülüyorsun. Kesin duymamıştır kadın istihzai kelimesini de. Oysa bu söz iyi bi isim olabilir her sabah gezdirdiği köpeğine… İçinden deniz geçen bir şehirde kalemden başka neye sarılınır? Şehrin içinden geçiyorsa bir deniz söyle hüzne değmeden nasıl yaşanır? seda şener
Posted in
Pazartesi, Şubat 02, 2009
“Gökyüzüne bakmayı unuttuk” dedim. “Unutur mu ki insan! Bu nasıl söz böyle... Derinlikli olsa gerek!”İçimi okurdu.Okumadı.Dünyaya başka isimler vermeyi denedik sonra.”"diğer adı acı" dedi. Acı çekmiyorum ki biliyor. Sıyırıp geçiyor. Altı üstü bir yıldız kayıyor. Kayan yıldızları o umursuyor. Sanki hepsini o topluyor da. Deniz yıldızlarını iade eden adama özenip bir bir yerleştiriyor gökyüzüne. Sana ne. Normal olmak istiyor. İçinden bi yan kaçıyor demek ki onun da. Tek kaçan ben değilim diye güldüm. Şapkamı çıkarıp nehre attım."nehir değil o yalnızca bir göl" dedi.. Nehir demek geliyor içimden"hikayenin içine yerleştiriyorum ikimizi" dedim. Üstelik abartıyorum. “Kurtul hikayelerden.”diye çıkıştı. Abartmaktan korkuyor. Korkuları bir yana bıraksak diyecek oldum. Asıl korkunun bende olduğu ortaya çıkacak diye korktum. Bak korku nasıl da işlemiş.
“Herkese göre her şey başka bi şey”. Nasıl anlaşıyoruz biz öyleyse."Bu bi mucize"dedim. “Bu kelimeyi bu kadar sık kullanma” dedi. Cinlerin adını sakın ağzına alma peşini bırakmazlar edasıyla.. Hikaye diyordum.hikayeye dönmeli."Diğer adı oyun" olabilir dedim. “Ne oyunu?” Ne oyunu olduğu sorulacak en son soru ama o sordu. “Saklambaçtır olsa olsa”dedi. ille de bir isim istiyorsa. “Yağ satarım bal satarım ustam ölmüş ben satarım” dedim. Kıs kıs güldü. “Kapitalist düzen ha!” Kıpırdıyordu dudaklarım, yarı aralık. Önemli bir şey söylemeden az önce çıkan ses çıktı: Bir nefes. Anladı. “Söyle söyle” dedi. Ben öyle bir şey yokmuş gibi yaptım. Belki de zaten yoktu öyle bir şey.
Ağzını araladığı anda nefesi buhara dönüşüyordu. Ağzından buhar çıkarken insan buharlı bi makineye benziyor. Belki de bi termometre.."Diğer adı köprü" dedi biz köprünün üstünden inerken."Nerden nereye giden bi köprü?" dedim.Malum köprülerin vazifesi vardır. Böyle soru sormaktan ne zaman bıkacakmışım. Bir kez olsun sormasaymışım. “Cevapları duymaktan korktuğun için” dedim. Tek omzunu hızlı bi şekilde kaldırıp indirirken “hıh” dedi. Umrumda değil demek istedi herhalde. Oysa o köprü derken ummuştum ben. Beklentilerden sağ çıkıldığı ne zaman görülmüş ki...
“Dünya güzeldir, ama bir şairin gözüyle daha da güzel olur diyor bi yazar” dedim. "Yazarlar yazmaktan başka bi şeyden anlasalardı yazar olmazlardı " dedi. Elimi cebime attım. Getirdiğim bloknotu kontrol ettim, yerindeydi, sıkı sıkı tuttum. “Ne bu felsefi cümleler sen de yazar mı olacaksın” dedi.Bu kadar kitap okumamalıymışım.Ansiklopedi okumak daha faydalıymış. Sonunda ben de hayal gücümden başka bi şeyi kullanamaz olurmuşum.
Aniden “Çok basit” dedi. Dalmışım.irkildim. Ürkmedim. İrkildim. Bir öğretmenimiz ürkmek hayvanlara hastır insanlar irkilir demişti. “Diğer adı sınav, dünyanın” diye ekledi.. “Herkes öyle demiyor mu zaten”dedim.. Herkesin söylemesi o şeyi yanlış yapmazmış. “Bu senin tepkiselliğin” dedi. “herkes söyleyince doğru da olmuyor” dedim. Doğruluğunu yanlışlığını tartışmıyorduk biliyorum. “Konu dışına çıkma” dedi. “Bi konu mu var ki?” Benim tüm sorunum konuları sınırlarından çıkarmakmış. Hatta yalnızca “sınırlar”mış . Benim derdim sınırlarlaymış. Hatta dünyaya başka ad verme çabamın nedeni de buymuş. Bana kalsa dünyanın diğer adı olsa olsa “sınırsız” olurmuş.Belki de haklıdır. Ama haklı olduğunu ona söylemek en son yapacağım iş olurdu. Söylemedim.
Banka oturduk. Tam olarak öyle olmadı. Ben banka oturdum.O, çantasından bir dosya çıkarıp bankın üstüne koydu, daha sonra oturdu. “Biraz üşüsen ne olur” dedim. “Üşüyünce elime geçen bi şey olmayacağına göre niye üşüyeyim” dedi. Zekasına diyecek yok.cevap vermekte zorlandığım bile söylenebilir.Aramızdaki bunca farka rağmen onla vakit geçirmenin keyfi de bu. Cevap beklemedi..Hiçbir zaman cevap beklemez.”Alışmak” dedim “diğer adı.” “Alışmak kötü bir şey değil” dedi. “Kötü demedim ki.”diye gururla söyledim.Açığını yakalamıştım. Böyle zamanlarda dönüp gözlerimin içine bakar ve başlardı açıklamalar yapmaya.Hepsi çok akılcı.Hepsi çok sıkıcı üstelik de anlaşılmaz olurdu. Kelimeler nasıl söylendiğine göre anlam bulurmuş.Nasıl söylediğimizi etkileyen de bir çok öğe varmış;jestler, mimikler,ses tonu, gözlerin şekli.... “O kadar kitap okuyorsun, betimlemeler ne işe yarar.Bunu şimdiye kadar fark etmedin mi”. Yok fark etmediysem kitap okumayı da bırakmalıymışım.insan tek bir öğeden oluşmazmış. Kozmos gibiymiş. Belki de “kaos” dedim.bunu çok bilinçli söylememiştim.dersten aklımda kalmıştı.Kozmosun zıttı kaostu. Akşam haberlerine inanacak olursak 'Kaos ortamı' da ülkede sık sık yaşanan bir şeydi. Tüm bildiğim bundan ibaretti. Anlaşılan kelime yerini bulmuştu. Hatta tam da beklenendi. “Hayır kesinlikle, kaoslar inşa etmekten uzaktır.Bu insana edilebilecek en büyük hakaret” dedi. Ardından ekledi “gözlerini böyle kocaman açma” diye.Ne dediğini tam anlamasam da mantıklı(!) bi şeyler söylediği kesindi.Hem gözlerimi açmamdan ona neydi.
Çok sık olmazdı ama bu kez öfkelenmişti sanki. Kalktı.ağacın yetişebileceğinden daha yüksekte duran dalına uzandı.Parmaklarının ucuna basıyordu, zorlandı yaprağı koparırken.İnce ince damarlarına ayırdı. Onun şuracıktaki bir dala uzanırken zorlandığını görmek keyifliydi. Tüm akılcı mantıklı cümleleri şimdi yerle bir olmuştu.
“Geç oldu kalkalım” dedi “hem de soğuk”. “Olsun” demek istedim. Önemi yoktu. Dememe de gerek yoktu. Yüzüme baksaydı dudağımın yana doğru çekişimden ve korkarak çıkan “ncık” sesinin duyulamayışından ne demek istediğimi anlardı.Kalktık.Yürürken tek kelime etmedi. Ben de yine en sevmediği şeyi yaptım; şarkılar uydurdum yol boyu. Daha da öfkelendiği belliydi. Evimin önüne gelince, hoşça kal demesini bekledim. “İyi akşamlar” dedi. Gülmemek için zor tuttum kendimi. “Hoşça kal” a ne olmuştu. Ne zaman birbirimize “iyi akşamlar” demeye başlamıştık. Arkasını döndü. Hızlı adımlarla yürüyeme başladı. Beni duyabilsin diye mümkün olduğunca yüksek sesle: “Dünyanın diğer adını buldum.Kaosss!” diye bağırdım. Artık daha fazla tutmama gerek yoktu kendimi. sesim apartmanda yankılanıyordu. Komşulardan azar işitmemek için merdivenleri koşar adım çıktım. Eve gidince ilk yapacağım şey arama motorunun başına geçmek olacaktı...
Posted in
Pazartesi, Ocak 19, 2009
Küçültme ekidir cık cik.söz- söz-cük.sözün küçüğü mü demek oluyor.Yağmur.evet evet yağmur.tam da bundan bahsedebilirim aslında. Nasıl bir yol olduğunu yağmurun aramızda.vahiy kadar net.şüphesiz ve sorgusuz. Bir yılbaşı eğlencesinin malzemesi oluyor her şey.Yok yok yağmurla bi ilgisi yok.Ne kadar ağır insan olmak endişesi. Sorgudan, sualden kurtulamayan bi bedeni omuzunda taşımak her daim. Ya da taşıtmak kendini o bünyeye. Yumurta mı tavuktan çıkar tavuk mu yumurtadan.çıkar!çıkar!
Belki de ne önemlisi.... Pas deme hakkım var mı?Ne acep benim sorunum?sorum ne? Yanlış! Yanlış sorularla doğru cevaplar bulunmuyor.neden geldim muamması üstüne bi yaşam kurulmuyor. Yok bir açıklaması; neden yakar ateş eli anlamıyor!çocuk kadar saf kalıyor insan işte en basit sorular karşısında. Ele kalem alınıyor.kalem cillop gibi yazıyor.beyinden gelmeyince emir el göz birleşip saçmalıyor.saçlarım taranmıyor.taran.tar. taa uzaklardan bi ses gelip sol üst köşeye oturuyor.şarkılardan çalıyorum .bana ait bişey kalmaz diye ölene kadar korkuyorum. Korkmam gerekenler farklı oysaki öyle diyor kitap. Yeryüzüyle gökyüzü arasında benler dolu. Akıntının içindeyken bas bas bağırıyorum. Söyleyin allahaşkına ben kimi kandırıyorum. Kandırmayı nerde, tam olarak nasıl öğrendim.kendimi kendimden ayırmayı? İçim,sesim,iç-sesim…neden dürtüp duruyor beni. Uykuya dalacakken, tam da kapatırken gözlerimi neden uyandırıyor?
Posted in
Pazartesi, Aralık 29, 2008

Sokakta bir çocuk ölüyor. Oyun oynuyordu sadece... Ben sıcak evimde bir film izler gibi izliyorum. Kopuyor...Bacaklar bir yanda eller, kollar dört bir yanda. Ben,"fırında beşamel soslu karnabahar"ın adının nasıl da afilli olduğuna gülüyorum. Okuduğum roman üstüne uzun uzun konuşuyorum. Ölü sayısı Gazzede 300 kişiyi geçiyor. Havanın soğukluğundan dem vuruyorum. 900 yaralıdan bahsediyor muhabir rolündeki sarışın kız. Ne de iyi oynuyorlar savaş sahnelerini. Gerçeği aratmıyor. Gerçek, en izlenebilir film oluyor televizyon ekranında... Dürtüyor beni kameranın kadrajına hasbel kader girmiş adamın gözlerindeki acı. Bi sigara yakılabilir şimdi. Soğukta sokaklara dökülmüş insancıklar. Filistine sahip çık diyorlar. Kim? Ne? Ne zaman? Ellerinden bir şey gelmiyor. Ellerinden gelen tek şey pankartlar. Sesleri var ve soğuğa direnen ayakları... Hepsini son haddinde kullanıyorlar. Morarmış dudakları. Hepsi bir film sahnesi. Oyun içinde oyun... Acı içinde acı... acı içimde...
Posted in
Salı, Kasım 18, 2008
Pencereden yağmuru görüyorum... “deliliğe övgü” kitabının diyorum ne güzel bi adı var. Delimsi oluyoruz herhalde bizler.. normalden bozma deli... fiilden isim nasıl fiilimsi oluyorsa öyle...
Sıkıntılı günler ...bu böyle gitmez diyorum. “bu böyle gitmezler” duyuyorum her bir tarafımda... herkes aynı dertten muzdarip...sana çok çok uzak bir hayatı yaşıyorum... okullar bitecek, sınavlar geçicek...sonra hayat elinde kılıcıyla karşına çıkıcak...Sen bir don kişot olucaksın aynı benim gibi.. benim gibi’ler gibi... bir avuç don kişot, yel değirmenlerine değil pompalı tüfeklere karşı savaşıyor... komik oluyor bu manzara,komikleştikçe ağlıyor don kişotlar... kulaklarına bir polyanna şarkısı çalınıyor...ona ritim tutuyorlar...polyanna şarkıları çok iyi fon müzik oluyor savaşlara...
Posted in
Perşembe, Eylül 11, 2008
Hediye paketlerini saklıyor, üstlerine muhakkak bir tarih atarak. Mektuplar yazıyor. Yo hayır mektup yazmadan yaşayamıyor. Her pazartesi onları kime postalıyor? Bazılarını bana defalarca okurken neden diğerlerini saklıyor. Saçlarını kesiyor sıkılınca, sonra tuhaf bir renge boyuyor.. renkler ikiye mi ayrılıyor? Tuhaf olanlar ve olmayanlar. Tuhaf kelimesinin zıttını kim biliyor?
Kalkar kalkmaz gözlerini boyuyor. Bu işte usta. Bazen aynaya bile gerek duymuyor. Tuhaf renkli saçlarıyla sokaklarda yürürken sanki deprem oluyor. Kesinlikle ardına bakmıyor. Vedalaşırken dahi son bakışı yakalamaya çalışmıyor. Gözler takılınca geriye, insan aciz mi kalıyor? Üşümeyi seviyor. Hep ince üstü. Bir tek kazağı bile yok. Ama hasta olmuyor. Kışın bana şarkılar söylüyor. Şarkılar zaten ısıtırmış, ondan öğreniyorum. Vazgeçemediği kalemleri var. Kalemlere bölüyor günleri. Günlere ayırıyor kalemleri. Hiç şaşmıyor. Oysaki takvimi umursamıyor. O, asla unutmuyor. And içmiş belki de hatırlamaya. Hafıza, diyor, en büyük icat. Ama sormuyor “kimdir mucidi?” Ağzı hep dolu. Hani olur da yiyecek bir şey bulamazsa, aralıklı dişlerini tırnakları oyalıyor. O yüzden çirkin elleri. Ben su gibi berrak eller severim biliyor. İnce, siyah bir eldivenle yanıma geliyor. Kalçaları ve göbeği gittikçe büyüyor. Belki de aynaya bakmıyor diye geçiriyorum içimden. Lakin cesaretle yoğrulmuş o. Sanki tek çıkar yol alabildiğine cesur olmakmış gibi. Ben korkağım, korkarım. O ise çaresizce cesur.
Geçenlerde kısacık kestirip saçlarını geldi yanıma. Yeni bir çift eldiven de almış. Bir de sigaraya başlamış. Komik oluyor sigarasını içerken. Komikken bile cesur. İyi ki var diye düşünürken o anda. “çok şanslıyım” diyor “seni tanıdığıma”. Bir duyan olsa diyorum, yeni tanıştık sanır. Sıkıldın mı diye soruyor. Bir filmin içinde miyiz acaba diye etrafa bakınıyorum. O garsonu çağırıyor. “kusmak istiyorum” diyor, “en uygun yer neresi”. Garson şaşırıyor. Ben gülüyorum.
Gün ortası uyuyor geceleri filmlerden sahneler seçiyor. Bazen beni de alıyor filmlere. Birlikte buzlanmış bir gölde yürüyoruz. Üşüyorum diyorum, diken diken oluyor tüylerim. Yine bana bir yaz şarkısı söylüyor. Sonra dans ediyor sokağın orta yerinde. Ben bi köşeye çekiliyorum. Köşeler diyor ilk akla gelen yerlerdir, saklambaç oynamadın mı sen hiç? Birlikte susmayı seviyoruz. Susmaların sonunda delice çığlık atıyoruz. Ben daha ziyade, avaz avaz çığlığının altına saklanıyorum. Bazen odanın ortasına bir çadır kuruyoruz.birkaç mum yakıyoruz. O şiirler okuyor pek de güzel olmayan sesiyle. Ben dinliyorum. Herkes söylüyor bunu; en iyi yaptığım şeymiş dinlemek.
Posted in
Pazar, Temmuz 20, 2008

Herkese birer isim konur burda.sana ise bir renk verilmiş diyorsun.hem de hiç duyulmamış.belki de senin için açılmış bir çiçekten alınmış. inanasım geliyor. yalan da olsa hem de. Çünkü tam da elin elimdeyken bir renk geliyorsun bana. Bir zamanlar söz vermişsin...söz veren bir renk duydun mu sen? Elin diyordum…elin güzel. Ellerin güzel.. benimkiler büyümüyor. Çocuk kalıyor. Belki de ruhumla yarışıyor. Saçlarımsa gittikçe sararıyor.beni fena halde sıkıyor. Sana boyamak istiyorum onları. Seni boyamak istiyorum onlara. Sen..renk.. boya… bir cennet istiyorum senden mamul… çizgiler var ellerinde.onlarda ben yazılıyım biliyor musun? Ne çok şey mi biliyorum? Gözümü senden tam üç gün sonra açtığımdan beri seni arıyorum…
Posted in
Pazar, Haziran 01, 2008
Bir şey saklama âdetim yoktur. Kendileriyle bağ kuramayanlar nesnelere dadanır. Ama anneannemin koltuk değneğinden vazgeçemiyorum. Yo hayır, bir romantik değilim. Size şimdi sakat anneannemin zor hayatından bahsetmeyeceğim. Benimki, gerçeğin bacağındaki bir sinek ısırığı sadece. Tatlı tatlı kaşınan, kaşınmaya doymayan bir ısırık. Hem ben fazlaca gerçekçiyim aslında. Zaten başka da şansım yok. Hayatı tercihlerden ibaret sananlar halt etmiş. İyi ki de öyle değil. İçinde ne olduğunu bildiğin bir hediye paketini açmak ne kadar heyecanlı olabilir ki.
Bir açıklık getireyim önce, anneannem taş gibi kadındı, maşallahı vardı. Ne sakatlık ne hastalık… Ölümü bile bizimle ortada sıçan oynarken oldu. Yaşlanma korkusunu benden alan kadındır kendisi. Hayat onu hangi denize düşürmüş de o değneğe tutunmuş inanın bilmiyorum. Çocuklar geçmişi merak etmezler, geleceği de. O yüzden anneanneme sormadım hiç nerden geldi bu değnek diye. Hem ben gözümü açtığımdan beri vardı; eli, kolu, saçı gibi bişiydi benim için…
Vapura, otobüse, trene bedava biner engelliler bilir misin? İşte o meşhur koltuk değneğinin birinci vazifesi buydu benim için. Anneannem yani Sultan, beni kucağına alır gişelere yaklaşınca seke seke yürümeye başlardı. İnsanların merhamet duygusunun artık nadiren kabarmaya başladığı günlerdi. Fırsatını bulmuşken sevap işlemeye çalışanlar bize yol açar, biz tereyağından kıl çeker gibi geçerdik gişeden. Bu kadar kolay olmadığı zamanlar da vardı. Mesela Cuma dönüşleri hep aynı otobüse denk gelirdik. Hem de cümbür cemaat. Mimlemişti bizi bir kez şoför. İşini iyi yapan hakiki bir insandı, onların türü tükenmek üzereydi o sıralar şimdi tükenmiş olmalı. Yerinden kalkıp bizi otobüsten atmazdı ama hatırımda kaldığı kadarıyla hayli ağır şeyler söylerdi. Tüm otobüs bize bakardı. Çocuk çocuk utanırdım.Sultanın canı acır mıydı? Sanmam. Kibirli kibirli durur, bazen bakanlara bile çıkışırdı. Sonra herkes korkar koltuğuna gömülürdü.
Yukarda anlattığım ufak hâsılatlarımızdan… Siz bir de cami çıkışlarında görün bizi. Herkes ibadetin ortasındadır. Bizden birkaç kişi olay yerine dağılır. Caminin iki girişi olur genelde, biz bi’ kapısında annemler bi’ kapısında. Çocuklar bayramlarda heyecanlıdır. Benim de her cumam bayram gibidir. En pis elbiseler giyilir, mermerin üstüne bir çaput serilir, benim çoraplarımdan biri çıkarılır. İkisi değil yalnızca biri. İnsan, ancak zıttıyla anlıyor bir diğerini. Çıplak ayağım üşür müydü? Hatırlamıyorum… Hem üşümek, ısınmak gibi şeylerle ilgilenilmezdi. Bir tek açlık mühimdi bizim için. Cuma çıkışları belki de o yüzden bayram gibiydi. Topladığımız ganimetle bir güzel karnımızı doyururduk. Ananem sürekli bişiler mırıldanırdı çaputun üzerindeyken, dualar, dilekler falan. Bazen “bi ekmek parası yavrum, nolur, allah rızası için” dediğini hatırlıyorum. Birkaç ukala da gelir önümüze ekmek bırakırdı. Dönerken onları kuşlara atardık. Bakma böyle olduğumuza biz hayırsever insanlardık…
Birçok çocuğa göre eğlenceli bir yaşamdı benimki. Hiç sıkıldığımı hatırlamam. Çadırda yaşayanlarımız da vardı o zamanlar ama bizim ufak da olsa bir evimiz vardı. Kalabalık bir aileden daha güzeli yoktur. En çok onu arıyorum şimdi. Aranır mı böylesi bir yaşam dediğini duyar gibi oluyorum. Cevabını aldın işte; aranır hem de nasıl aranır. Dünyadaki en özgür yaşama şeklidir o. Anneannem o zamanlar bizi haklı görürdü, bana bunu uzun uzun anlatırdı. Büyük bir görev bizimki sakın başını önüne eğme derdi. Şunu demek isterdi sanırım, biz onların aynasıyız. Kaldır kafanı ki onlar utansın.
Başım dik yürümeyi işte o günlerde öğrendim. Bu durum bazen yerini arsızlığa da bıraktı tabi. Yine de kimsede olmayan bir özgüvenle büyüdüğümü söyleyebilirim. Mesela ilkokuldayken ki o zamanlar iyi bir darbukacıydım, vapurun en kalabalık yerine gider başlardım çalmaya, amca oğlu da başlardı göbek atmaya. Üstümüzde onlarca göz. Sanki biz çalıp oynarken onlar utanırdı. Biz onları şaşırtırdık ama onlar bizi şaşırtmıyordu çünkü onların çocuklarıyla aynı okullarda okuyorduk ve tahtaya kalkınca tir tir titremelerini görüp kahkahayı basıyorduk. Utanma, korku, öfke, sevgi... Hepsi sonradan öğreniliyor. İnsanlar; öğrendikçe, hep bir şeylere mahkûm yaşıyor.
Biz yaşamıyorduk, eğleniyorduk. Kocaman dünya bir şekilde bizi barındırıyor ve ısıtıyordu. Dedim ya tek derdimiz guruldayan karnımız oluyordu. Annemizden dayak bile yemiyorduk. Çünkü hiçbir şey dayak yemeye değecek kadar gerekli olmuyordu. Dil bilgisi ve grameri öğrenmeye başladığımda anladım ki bizde gereklilik kipi çoktan beri gereksiz görülmüştü.
Eğlenmek için yanlış şeyler yaptığımız da olurdu. Sanıyorum ki bizde mülkiyet kavramı pek de gelişmemişti. Senin olmayan her şey parçalanabilir, yakılabilir, yıkılabilirdi. Gerektiğinde pek tabii çalınabilir. Kurallarımız da yok değildi. Çalınan şey asla yiyecek bir şey olamazdı. Çünkü yemek çalmak haramdı. Yemekten gayrisi bize hakkıyla helaldi. Allah kimseyi açlıkla terbiye etmesin derdi Sultan. Bizim için ettiği tek dua buydu. Ne başarı isterdi, ne okuyup büyük adam olun derdi, ne malda mülkte gözü vardı ne parada pulda. Sihirli bir lambamız olsa söyleyecek üç dilek bile bulamazdık.
Biz ölüme bile gülüyorduk, muhakkak ki bilmiyorduk… Ama inanın bilmemenin lüksü hiçbir yerde yok. Biz şaşırıyorduk, adımlarımızla besteler yapıyorduk. Kirliydik ve kirlenmek güzeldi, bunu bir deterjan firmasından çok daha önce fark etmiştik. Annelerimiz küvette değil de rengi solmuş leğende yıkıyordu bizi.yıkanırken tasla kafamıza vuruyordu. Gülüyorduk. Her şeye rağmen gülüyorduk. Her şeyi ve rağmeni daha öğrenmemiştik.
seda şener
Posted in
Pazartesi, Nisan 07, 2008
BİR GÜNÜM, BİR HİS UĞRUNDA ÖLÜRGoethe’nin de dediği gibi insan bazen kelebeğe dönüşmek istiyor. Uyanıp da balkona çıkınca, bahar havası inadına yüzüme çarptığında bir istek doluyor içime. en sevdiğim insanlar bile yetmiyor o zaman. Düşünmek igerekiyor, düşünmek için de durmak. anne karnından çıktığımdan beri kurtulamadığım bir halde, cenin gibi yatağa kıvrılıyorum. Perdeleri sonuna kadar açmış oluyorum. Nedense insanların değil göğün yüzünü göresim geliyor. Bir memleket hayali kuruyorum. Tarifi zor. Betimlemekse imkânsız. Bir ürperti, bir coşku. Ne de kolay kabarıyor yüreğim. Yüksekte olmak istiyorum. Üçünçü kattaki evimin balkonu bana yetmiyor. Bana öyle anlarda hiçbir şey yetmiyor. eksiklik hissinin yanında müthiş bir ürperme ama ille de baharların ilkinde… çiçekler henüz açmışken… hanımellerine az kalmışken… Hiç olmamakla kıyaslandığında neden varolmak için benim seçildiğm gelir aklıma… sonra baharların ilkinde duygular tam tersine bırakır kendini. sualle sorguyla , bir sürü işi yapmamakla geçen bir günün ardından içimde bir kelebekle koltuğa gömülürüm.bir günüm bir his uğrunda ölür.sonra sorar sevgilim neyin var diye. bir anda çıkıverir ağzımdan "uçmak istiyorum" diye. .günlerin içinden geçerek... uçmak istiyorum.
SEDA KOPAR(ŞENER)
Posted in
Çarşamba, Mart 12, 2008

Anneanne
Şairin dediği gibi, “nefesten de yumuşak yağıyordu”. Yağmur, bazen böyle inceden, bazense patır patır gelirdi..öylesi korkuturdu insanı;hiç durmayacak gibi yağardı.bir felakete sürüklenirdi adeta sokaklar..anneannemden duyduğum ve duymakla kalmayıp tembihlendiğim bir dua mırıldanırım öyle zamanlarda.”eğer” demişti anneannem “yağmur ya da kar seni korkutacak bir hışımla gelirse aç ellerini dua et:yerden ve gökten gelebilecek tüm felaketlerden koru bizi allahım diye”..bu, öyle hışımla gelen yağmurlardan değildi, bir mırıltı gibi gelmişti. Ben yine de açtım ellerimi, anneannem öğretmemişti ama felaketler artık öyle birden gelmiyordu; sezdirmeden, usulca, neredeyse bir maskenin altına saklanıp da geliyorlardı.
Koku
Pencereye yanaştım, eskiden yaptığımız gibi perdeleri ardına kadar sıyırıp, camları açtım..yağmurun sokaktakilere bahşettiği toprak kokusunu duydum ve “çatıların kırmızıya boyanışı”nı izledim..her kokunun ait olduğu bir yer ve geldiği bir yol olduğuna inanılırsa, toprak kokusu da evvel-i ademden geliyor olmalıydı.insan, henüz yaratılmışcasına bir hisle doluyordu.koku, zamanda yolculuk yapmanın en iyi yoluydu.
Gri
Bazen korkulurken yağan yağmurdan felaket getirmesin diye bazen de rahmet yağıyor derlerdi. Benimse kafam iyiden iyiye karışırdı. Yağmur yağınca bi şey düşünmemek için müziği sonuna kadar açıp gözlerimi kapattığımı bile hatırlıyorum. Çünkü ya siyah vardı benim için ya beyaz. Bir şey iki renkli mümkün değil olamazdı. Hayatın bazen de gri olabileceğini belki de o zamanlar öğreniyordum…
Umur
İliğine kadar ıslatan yağmurun keyfi boşverdirir dünyaya. Umursamaz, umursatmaz. Şemsiyeyi açmadan, şapır şupur su birikintilerine dalarak yürür ve önlerine gelen her durumda da böyle davranır bu umursamayanlar ve yağmurdan kaçmadıklarından bu insanlar, doluya da tutulmazlar…
Şemsiye
Neden sonra yağmura bakıp ne çok düşündüğü farketti. Yağmurun düşünceye çağıran bir yanı da vardı. Ne hikâyeler yazılmış olmalıydı yağmurun ilham verdiği. Gittikçe hızlanıyordu, sanki onu çağırıyordu. Pencere kenarından kalkıp hızlı adımlarla kapıya yöneldi, eli gayri ihtiyari askıdaki şemsiyeye uzandı… bu defa şemsiyesini almadı,ıslanmaktan korkmadı.. Ayakkabılarını dahi giymedi, yazlık terliklerini ayağına geçirip, sokağa fırladı, yağmurun tadını çıkarmaya…
s.kopar
Posted in
Cumartesi, Şubat 23, 2008
Beni nelerin beklediğini bilmiyorum fakat şimdiye kadar rahat bir yaşam sürdüm. Yemek seçtim. Bunun bir lüks olduğunu farketmeden hem de. Gardırobum bir kez giyip de bir köşeye fırlattığım kıyafetlerle dolu. Üstelik bir daha giymeyi düşünmediğim bu cici bici giysileri, birilerine vermeye de kıyamıyorum. Yoksa cimri biri miyim?
Borçlarımı geç ödediğimde oldu, en sıkıntılı anlarım. Ama borçlarım varken dahi vizyona yeni giren filmleri kaçırmadım. Eğer otobüsü biraz beklemem gerektiyse, zamanıma çok kıymet veriyormuş gibi daha fazla ödemeyi umursamadan minübüse atladım. Onu da bulamadıysam bir sarı taksi çevirdim yoldan.
Günlerim, yoksulluğa değmeden geçti. Açlığı en çok, iftar vakitlerinde okunan akşam ezanına kadar hissettim. Çikolatayı hiç tatmayan çocuklar var diye çok nutuk attım ama bilmem ne markanın bitter çikolatası olmazsa yemem diye tutturdum.
Eleştiride elime su dökemedi hiç kimse. Birkaç dakikada hüküm giydirdim çok insana. Oysaki en çok böyle zamanlarda uzak kaldım “insan olma”ya. Eğer biraz daha az para içinde büyümüş olsaydım, kılıklardan çok gözlerdeki manayla ilgilenirdim.
Şimdi parasız kaldığımdan değil, yoksul hayatlar okuduğumdan geldim buraya. Kitaplar böyle yolculuklar yaptırır insana.
Sevgilisine çikolata almak için sadece iki tane olan kıyafetlerinden birini eskiciye satan Peyami Safa’yla tanışmamın ardından, büyük bir acımasızlıkla araladım gardırobumun sürgülü kapsını.
Büyük yazarları, ille de yazsınlar diye yoksullaştıran biri var biliyorum. Tanrı’ya inanmayan Maupassant’ı kendini inkâr etmesine rağmen yalnız bırakmadı bu güç. Cervantes de bu güçten aldı yardımını. Bir kavgada, bir soyluyu yaraladı Cervantes. Sağ eli kesilecekti; yazdığı eli. Cezadan kaçtı. Kader yıllar sonra bir savaşta ondan kolunu bir gülleyle aldı. Ama savaşta kaybettiği sağ değil de sol koluydu. Onun yazmasını isteyen güç, adaletini uygularken, sağ kolunu ona bağışladı. Yoksulluğun yanına bir de acılar eklendi.
Benim ise her uzvum yerinde. Dinlendirici gözlük bile kullanmadım. Ameliyat masasına yatmadım hiç. Benim burnum bile kanamaz. En fazla patates doğrarken bıçak elime ufak bi çizik atmıştır. Arada bir grip olurum, ateşlenir biraz da öksürürüm. Bunları düşününce yazar olamayacığıma kani oldum. Evet, yine de yazıyorum bu satırları. Kalemi, bana yazarlık vadetmeden de seviyorum.
Büyük bir yazar olmak için büyük bir hayat yaşamalıymış meğer. Kuş tüyü yastıklar ve sıcak ev bir düşünür büyütemiyor. Fakat bunların yanında ferrasini satarak da bilge olunmuyor!
s.kopar
Posted in
Pazartesi, Şubat 11, 2008
Binlerce yıl önce aklın dışında yolları varmış insanların. Akıl dışılık dogmalarla ve korselerle sarmalamış zihinlerini. Bir gün, bir isyanla bir yerlerde kırılmış bu demirden ağlar. Akıl gelip tahtına oturmuş. Akıl, yerini öyle sevmiş ve öyle kibirliymiş ki kalbe giden her yolu tıkamış. İnanç, merhamet, sevgi artık aklın süzgecinden geçmeden yol bulamıyormuş. Süzgeçten geçene kadar da akla aykırı yanlarını öte tarafta bırakıyorlarmış. Kimse akılsız bir dünyaya dönmek istemiyormuş fakat aklın anlaşılmaz tavırlarını birilerinin aklı almıyormuş. Akla akıl erdiremeyenler meczup ilan edilmiş her yerde. Bu meczuplardan biri de Nietzsche’ydi. Bir duvar yazısı rivayet edilir Nietzsche’den bu yana. Boş duvarda bir yazı vardır: “Tanrı öldü.” “Yazan: Nietzsche”. Birkaç gün sonra altına bir yazı daha eklenmiştir. “Nietzsche öldü.” “Yazan: Tanrı”. Aklın ettiklerinin ve Tanrının yerine gelenlerin alenen göstergesi olmuştur bu rivayet.
İnanç adına yapılanların ardından; inançsızlık, bir inanç olarak aklın eşliğinde refah içinde yaşar olmuş. Akıl yokken toprağa ekilmiş tohumlar bir bir fidan vermeye başlamış. Para denilen kâğıt parçaları türemiş; insanlar, altın adını verdikleri sarı madenlere çokça pahalar biçmişler. Aklın daha gitmediği yerlerde Kızılderili diye bildiklerimiz, altınları camlarla değiş-tokuş etmişler. Camları kırıldığı vakit, ne mutlu ki, ardından akılsızca gözyaşı dökmüşler. O sırada diğerleri daha az gözyaşı döker olmuşlar. Akıl, bahaneler ve sebepler üretir çünkü ağlamamak için. Öyle çok meşgalesi varmış ki akıl sahiplerinin gözyaşı dökmek akıllarına bile gelmemiş. Onlar artık hayatlarını ötekinin hayatsızlığı üstüne kurar olmuşlar.
Hayat kurmak sahip olmaya eşdeğer olmuşsa, yarış kaçınılmazdır. Şimdilerde modern dönem olarak adlandırdığımız bu zamanlar, uzun bir maraton gibidir. Balık, dışarıda ne olduğunu bilmezse suda yaşadığının farkında olamaz ya, onlar da, “Nerede başladı bu modern dönem, nerede biter, ya biterse sonrası ne olur?” diye hiç düşünmediler. Belki “daha” kelimesi anahtarıydı yaşamlarının. Kadınlar daha güzel gözükmek, erkekler daha güçlü olmak ve hepsi daha çok paraya sahip olabilmek adına yarıştılar yıllarca.
“Yarış, yarışmakla kalsaydı keşke” dedirten iki büyük dünya savaşı oldu. Hepsi daha çoğuna sahip olmak adınaydı. Binlerce insan öldü. Hiç uğruna. Bir ideal uğruna ölmek zaten fazla akılsızcaydı. Modern dönemler başında ölünse ölünse bir hiç uğruna ölünebilirdi. Zamanla ölüm de akıldan nasibini almıştı. Ölümü Allah’a kavuşma olarak algılayan bakış ayaklar altına alınmıştı. Ahiret ya da hesap günü ise çok saçmaydı. Akıl göze inmişti bir kez. Ölümden sonrayı gören yoksa orada hiçlikten başka bir şey olduğu savunulamazdı. Ölmek bir son, bir yok oluştu. Bitiş çizgisiydi. Muğlâktı. Muallâktaydı. Aklın açıklayamadığı bir doğru, asla bir doğru değildi!
Modern dönem yeni bir dünya kurmuştu. Kendi kavramları, kendi lügatleri, kendi doğruları vardı. Çizgisel bir zemine oturtulmuştu zaman mefhumu bile. Dünya tepsi şeklinde sanılırken, öğrenildi ki, dünya aslında kutuplardan basık, ortası şişkin bir geoitmiş , yani yuvarlakmış. Böyle sananları da yanılttı modern dönem. Dünya bir merdiven gibiydi, basamak basamak yükseliyordu. Doğu’dan Batı’ya bir ilerleme içindeydi. İlerleme kavramı zihinleri yiyip bitiriyordu. ‘İlkel’den ‘modern’e tırmanan merdivende Doğu’nun daha çok yolu vardı. Bu gidişte “aklın yolu bir”di. Farklılıklarımızla yaşamak mümkün değildi. Herkes bir akımla birbirine benziyordu. Akıl, az olanı çoğa, marjini orijine, farklıyı aynıya dönüştürüyordu. Bu döngüye “hayır” diyenler, çarkların arasında yok oluyordu. Gerekirse bolca mermi, bolca kurşunla haritadan siliniyordu. Minareyi çalan kılıfını da giydiriyordu.
Büyük ve küçük nedir? Olay mıdır, olgu mudur bilemeyecek kadar karıştığından kafalarımız çağ açıp çağ kapatamıyoruz artık. Fakat modern dönemin hükmünün kalmadığını da açıkça fark edebiliyoruz. Çünkü aklın çobanlığında güdülmüyoruz. Şimdilerde içinde bulunduğumuz döneme de post modern dönem diyoruz. Olsa olsa postunun modern olabileceği bu zamanlar bizi modern döneme bile muhtaç bırakıyor. Uzun bir seyrüsefer içinde artık akılsızlık kabul görüyor. Aklımızı kaçırmamak için belki de aklımızı çıkarıp atıyoruz. Dünü, yarını da boş verdik, bugün için yaşıyoruz. Ölümü bir yokluk olarak görmeyi bırakın, ölümü görmezden geliyoruz. Çok yiyor, çok uyuyor, çok izliyoruz. Zihinsel ekonomi alanında ihtisaslaşıyoruz. Cama altından daha çok kıymet veren zihniyete övgüler yağdırıyor, gerekirse birkaç Kızılderili atasözü sıralıyoruz. Bu keşmekeş içinde aklı hiç inmeyecek sandığı tahtından indiriyoruz. Yerine ne konulacağını biz suda olduğunu bilen balıklar asla tam olarak bilemiyoruz. Yazarın deyişiyle “tamahkâr tüccarı olan tarih” bir gün bizi de yazacak. Kim bilir belki de bizim anahtar kelimemiz de “absürd” olacak!
s.kopar
Posted in
Çarşamba, Şubat 06, 2008

İçimde bir deniz, denizin üstünde bir yangın, tam da boynumla göğsüm arasında..denizin serinliğini mi ateşin sıcaklığını mı hissetsin bilemeyen bir bağır…
“burnumun direği sızlıyor”dese biri ne de güzel anlarlardı;bilmiş bilgelerin öğrenilmiş acizliğiyle..yanan bir denizi nasıl akıl alır ki..
Bu bir mucize..bir mucizeyi alsa alsa ruh alır,akıl buna nasıl dayanır!
Bir masal diyarına benzetmem ya da her an uyanabileceğim bir rüya sanmam bizi boşuna değil..musanın denizi yarması ve elindeki asayı yere fırlatıp bir yılana dönüştürmesi nasılsa..eyübün ayağını vurduğu yerden şifalı sular fışkırdığında ne olduysa..yunus balığın karnından her ne şekilde kurtulduysa ve nuhun o hayali gemisi tufandan nasıl sağ çıktıysa o nazarla bakıyorum bize…
habil ile kabil arasındaki ilk günah sebep ya tüm ölümlere..kim inandıysa ilk kez mucizeye..bize mucize atfetmeyi ona borçluyum...nasıl sıkı sıkıya bağlandıysa yarılan denize gözler ben de hiçbir boşluk bırakmadan aramızda sıkı sıkıya bakıyorum bize..
Posted in
Pazar, Ocak 20, 2008

Bir yazar tanıyorum; yol ve gitmek üstüne yazmış tüm kitabını. Yol ile başlayan yollar kadar cümleler. ”Hakiki yürümek yol açmaktır” diyor mesela. Bir kitaptan yıllar sonra akılda kalan tek bir cümle. Ne büyük kâr! Ölene kadar mesut yaşamalı sayın yazar!
Tanrı bazen işte böyle tek bir cümleyi düşürmek için zihne, olarca kitap okutup, üstünden yıllar geçiriyor... Tam da bir tren yolculuğunda,onca kitaptan arta kalan tek bir cümle fısıldıyor... Yol, anlamından fazlasını veriyor insana. Kelimelerin bazıları kendilerini bile haketmezken üstelik… s.kopar
Posted in
Pazar, Aralık 30, 2007
İri iri harflerle yazmış,satırları kaydırmış,kimi zaman hecelerden tasarruf etmiş..belli ki gözleri bir hayli kötüydü..hep zordu yazısını okumak ama şimdi hem zor hem hüzünlü oldu..hayatı boyunca bir tek diploma dahi almadan,yazmayı ve okumayı kim bilir nerden nasıl öğrendi.. okul çocuklarının defterlerini andıran bu ajandadakileri tek okuyuşta anlamak mümkün değil çünkü muhakkak ki hayati ehemmiyeti olan birkaç kelimeyi gözden kaçırıp, dönüp tekrar tekrar bakıyorum, ellerimde bir hazine var biliyorum; bir kahramanın okunması zor satırları…
Yarım asırdan fazla var aramızda..tam 55 yıl..55 yıl farka rağmen benzeyebiliyoruz..birine benzemek,benzetilmek nasıl da nahoş bir şeyken,dedeme benzemek gururlandırıyor beni,şımarıyorum içten içe..’tam da dedemin torunuyum’ diyorum; dik başlıyım,kitaplara dedem kadar hayran,kalemle onun kadar haşır neşirim,defterin sol tarafını her seferinde boş bırakıp sağ sayfanın cazibesine kapılıyorum,sonra elimdeki deftere bakıp bu ufak benzerliğe ağlıyorum..ait olamıyorum hiçbir yere dedem gibi kabıma sığamıyorum..
Fakat bu 77lik çınar kadar cesur olamadım,olamıyorum..ben onun filizlenmiş haliyim belki de..dedem nerelerden almış kanını,nedir şeceremiz bilmiyorum lakin ne mutlu ki onun kanını taşıyorum..
Az önce o kargaşık burgaşık yazdığı defterden öğreniyorum ki, eve üvey bir anne geldikten sonra, ahırda yatmaya başlamış:”yatağım bitten,yorganım kirden görünmüyordu” diyor 65 yılın ardından…zor bir çocukluk seninki dede biliyorum ama biliyor musun sana çok özeniyorum..bir bilsen,nasıl hayran bir torun bırakıyorsun ardından..
Ben seni anlatırken önce diyorum ki;silah satar benim dedem,ömrünün yarısı mahpusta geçti..iyi bir şey değil bu biliyorum ama anlatılmaya fazlasıyla değersin dede,cesursun sen,dedemsin..nasıl “dedem” dediğimi bir duysan sen de benle iftihar edersin…ben seni en çok hapishanelerin açık görüşlerinden hatırlıyorum;küçük dayım evlendiğinde elini öpmeye Sincan’a gelmiştik,sonra torunların olduğunda onları gör diye gelirdik,ilk erkek torun sünnet olduğunda da sen ceza evindeydin,ben ve ablam karnelerimizi alıp gelmiştik bir keresinde de….bir sürü cezaevi görmüştük sayende..sahi neydi cezan da oralardaydın..ne suç işlemiş olabilirdin ki,sen de o pamuk dedelerden biriydin..şimdi neden orda olduğunu anlamakla birlikte hala eminim ki sen suçlu değilsin..sadece tehlikeli oyunları seviyorsun,çünkü sen cesursun ama asla bir suçlu değil..
‘ İnsan, nasıl yaşarsa öyle ölür’ derdin..sen bunu derken ben bir gün ölüm haberinin oralardan geleceğini bilirdim…hiç şaşmayan bir saat gibi işliyor kader dede..dört çocuğu sekiz torunu varken yalnız ölüyor insan..ayaz gibi bir beden bırakıyor ardından,bir de avuntular..ölüm yeni bir şey değil biliyorum..binlerce yıldır ölüyor insan ve en çok şerefli bir ölüm ödül oluyor dünyada.. ya okunacak yazılar bırakmak gerekmiş şerefli bir ölüm için ya da yazmaya değer bir yaşam...
Sen her aklıma geldiğinde kalem aldırıyorsun elime..kalemler de yeterdi defterler de eğer biraz daha fazla görebilmek şansını verseydin bize....anlatılacak koca bir hikayen varken ve ben bunu herkesten çok bilirken sen yaşadığın gibi öldün dede..bana fötr şapkanı,yeni başlanmış, ille de sağ sayfalara yazılmış defterini ve ölüm düşüncesi bıraktın senden geriye..
”herkes kahraman olamaz,kimileri de onları alkışlamak için doğar” diyor bir yazar, benden başka kimsenin kahramanı olmasan da,şüphesiz ki alkışlayan taraf olmadın sen asla..
s.kopar
Posted in
Perşembe, Ekim 04, 2007
Seni düşünmeden önce alfabeyi yazdım boş beyaz kağıda..sonra kızdım kendime p'den sonra q’yu koydum diye içine.sonra ilk 15ini yazdım alfabenin şans bırakmamak için beise.hiç olmazsa bir kez ılımlı yaklaşmalı gerçeğe.bilirsin bulanık zihnim ve de refleksli.yo hayır nerden bileceksin ki yoksun son 11 yılımda.hatta sana sorsam bilmezsin kaç yılım var bu bedenimde.kaç yıldır bu eller benim ve kaç yıllık bu dolmak bilmeyen belleğim.senden bir kaç şey var zihnimde bunlardan biri yine bilmemen üstüne.ben bile hayran kalıyorum hatırladığı için zihnime.
Yıl 1998 ayların bilmem kaçı,herhangi bir okul vakti, öğle yemeğini yemek için gelmiştim eve aradığında, hal hatır sordun önce.şimdiki aklım olsa demek istemem herkes gibi ama olsa şimdiki aklım mukabele etmezdim o sevimsiz sesine.sesin gelmiyormuş gibi yapabilirdim mesela ama o zaman hep gelirdi sesler;ceplere sığışıp bize gölge olan telefonlar da yoklardı zaten ortalarda.bir şeyler geveledin ama fonda kalmış olmalı diğer cümlen yanında.”kızım kaça gidiyodun sen?” diye soruşun kaldı askıda.daha fazla zırvalamak istemem cümlenin bendeki aksini,dramatikleştirmemek için sahneyi.bir musibet sebeb-i cinnetken o vakit öteledim seni yazana kadar az evvel alfabeyi.madem öteledin erteleseydin biraz daha beni diyebilirsin.denmeli de..ya da bırakmalı gereklilik kipinde cümleler kurmayı.
22ime giriyorum az kaldı derken geçenlerde, baktım annem de 42 olmuş..sonra sen geldin işte aklıma hiç gelmemişken son 11 yılımda.önce fikri sonra zikri olmuyormuş demek ki insanın, aklıma gelmemişken dilime geldiğine göre bu yıllarda..
alfabenin ilk 5 harfini yazdım sonra, A B C Ç D ,önce Ç’yi çıkardım çünkü artık Ç’nin gölgesi kaldı bize.,55 yaşınla farkında mısın bilmem ama açılıyormuşuz dünyaya,öyle diyorlar bana da harflerin gölgesini sorgularken her yanda.sonra A’yı çıkardım fazla popülerdi gölgede bırakırdı ardından geleni o da.B C D kaldı geriye, A olmayınca fakirdi biraz alfabe.D fazla kibirliydi,sorduğunuzda vakurum derdi ama işte burnu büyüklerden biriydi,sonundayken kelimenin heybetli ve diriydi.çıkınca D , B ile C baş başa kaldı nihayetinde.C biraz araftaydı,B ile D nin tam orta yerine iliştirilmiş gibiydi varlığı.biraz B’den almış biraz D den semirmiş,ne idüğü belirsiz bir şeymiş.B’ye giden yolda C’den kolay sıyrılınırmış.ve işte B harfi bir başına,ağırlığınca duruyordu karşımda. Fonda korku filmi müziklerinin en sıradanı,aklımda bir sözü ataların.taş yerinde ağırdır,B harfi sende BABA.
Varlığı yok bir adama yakışmıyor bu laf ama.düşman
kesilirmişim sahi harflerin ikinci olanına, bir gün sevgilim “B”aharımsın demeseymiş bana.yine boş beyaz bir kağıda olanca büyüklüğüyle bir B harfi yazdım BABA.oysa birkaç kez böyle baba dersem sana lanet edicem kaleme kağıda.başladım B’nin hüküm sürdüğü kelimeler yazmaya.Boşluk geldi ilk aklıma.neredeyse başlıcam kelime falı bakmaya çünkü Baba’ya yaklaşmak için yönelirken Boşluk çıktı karşıma.Boşluk-Baba.Baba-Boşluk.Boşluk-Baba.daha iyi bir tanımın olamazdı fezada.
Avutmak için mi bilmem ama boşluktan daha kötüsü de çıkabilirdi ortaya.Boşluk Boştur, eylemin sonucunda.kalabalıkta,gürültüde,filmde, yemekte,tramvayda,otobüste fark edilmez ne de olsa.”görünmez bir mekandır hava” da öyle diyordu okuduğum son kitapta ve şikayet eden olmamıştı bu durumdan daha.
Gözden de kaçırmıyordum, hikayeler bağışlamıştı yokluğun bana.içten içe gülerek anlatıyordum bazen ve karşımdakinin yüzü acınaklı bir hal alıyor öyle zamanlarda.fark ettim de o acıyan simalar ayna oluyor senin yokluğuna.ben erteledim hep dile geldin de gelme diye aklıma.ve şimdi yazılar yazdırsan da bana hakkında.düne baktığımda eskimiş sahneler kalıyor sana… s.kopar
Posted in
Çarşamba, Ağustos 22, 2007
…iç çekişim benim tam bir pişmanlık gibi..hakkıyla pişmanlık..keşke demelere benzemeyen,bir yok etme isteğiyle geri dönmelere çırpınan bir pişmanlık..
kelimenin kökünü ‘piş’mekten getiren,”ham idik piştik elhamdülillah” diyen şairin kelamını akla düşüren bir pişmanlık..iç çeki”ş”le, pi”ş”manlığın “ş”lerini çakıştıran,gramer gibi cebir gibi ders verici bir pişmanlık..fayda etmeyen son pişmanlık gibi ama son değil de “ilk” pişmanlık bu benimki. Seni kendime ahir yapabilme sevdasıyla sevreken,evveli yapamadığına yakınan bir pişmanlık.idrakın sınırlarını zorlayan,zamanı iğdiş etmeye yeltenen,eli ayağa dolaştıran bir pişmanlık..keşkenin kifayetini yerlerde süründüren,dününü bugününün arkasından döken bir pişmanlık..
seda
Posted in
Perşembe, Ağustos 09, 2007
Yeni şarkılar çıksın radyoda, ben o şarkıları söyleyenlere bir ağız dolusu küfür yağdırayım, sonra bir sürü frekansın her birini deneyip hiç beğenmeyim…tam ben durağa gittiğimde otobüsüm duraktan kalksın, sonra tıklım tıklım olan bir diğerine hayıflanarak bineyim..bozuk param çıkmasın,biletim de olmasın, ufak çaplı bir sıkıntı ardından çantamın en dibinden cüzdanımı bulayım, muavin paramı bozarken, arkamdan otobüse binenler tam da benim duyabilmem için oflayıp puflasınlar, inince otobüsten o hengamenin, kalabalığın içine dalayım yani aynen o sıradan şarkılardaki gibi anaforda boğulayım..insanların vitrinlere dalıp gitmelerine söyleneyim, kapital-izm ve bilmem ne izmlere söveyim..kafelerin tüm cephesinin cam oluşuna,insanların seyirlik hallerine istihzai gülüşler dağıtayım..
Dünyanın acı bibere ve envai çeşit baharata bulanmış dilinin söylediklerine kulak asayım,ayaklarım sıkı sıkı bassın yere..sıkıntıyla bir sigara daha yakayım, sigara içmek öldürür yazısından ilk kez o an korkayım..korku hakkında söylenmiş birkaç vecize geçsin aklımdan, ataları anayım,sözlerine kahkahalar salayım..
En çok da o en mutlu anımda neden beni bulur hallerin en karanlığı diye öfkeleneyim, sonra aslında benim benden başka bir şey düşünmediğimi anlayım, yüzyıllardır yazılmış yalnızlık masalları gelsin aklıma, ezbere bildiğim birkaç şiir mırıldanayım, bunların ilki Ahmet Hamdi’den olsun;
Ne içindeyim zamanın
Ne de büsbütün dışında
Yekpare geniş bir anın
Parçalanmaz akışında…
Bu akış ve yeklik için dualar edeyim, bir arkadaşımın bir zamanlar “dünya tanrının rüyasından başka nedir ki” deyişi gelsin aklıma..rüyalar zaman zaman buhranlı da olsa benim rüyamın uyanılmayacak kadar güzel olduğunu fark edeyim..yalvar,yakar tanrıdan rüya dileneyim, bir anlaşma bir ahid imzalansın hatta aramızda..ben rüyamı sonsuz bir mutluluğa yeğleyim..uyanmazsa tanrı ben de uyanmam rüyamdan, kavrasın bunu bilincim..uyanmasın tanrı da bir kez olsun bir kulun-rüya içinde rüya gören bir kulun- hatırına..
Radyo hala açıkken kulağımda, bilmem kimin kaçıncı söyleyişi olan dursun dünya şarkısını duyayım..korkumun menşeini anlayıp bucak bucak kaçayım..lezzetsiz de olsa dili konuşsun ki dünya uyusun tanrı…tanrı gözümün içine baksın ve ona şu olsun sözüm; ensemde hissettiğim ölüm bir gün beni bulacaksa da o gün sakın bugün olmasın!
s.kopar
Posted in
Perşembe, Ağustos 09, 2007

Kırk kelime var kafamda,
Değmiyor kuyruğu birbirine kırkının da ..
sonra sen o bilmediğim damardan
akıp gelince parmak ucuma,
kelime kılıklı tilkiler diziliyor art arda.
sanıyorum ki o anda
kaleme bile gerek kalmayacak,
sayfaya kan akacak..
kağıt geceyi kırmızı kırmızı yakacak..
ve parmak ucumda tadın kalacak…
s.kopar
Posted in
Pazartesi, Haziran 04, 2007

Gibi..
Bir yalana iki kişinin gönülden inanması onu yalan olmaktan çıkarır. yalan olmaktan çıkarır demek doğruya giden bir yol sunmak da değildir.yalanı çikolata kazanına itmek gibidir; yeme de yanında yat tadındadır ama yanında durup,kokusunu duyup da yememek ne mümkün..
Yalanı bir masala sokmak gibidir bu;”yalan harikalar diyarında”…eğer sahiden inanılırsa; yalan, bir dev ya da bir cüce olabilir..elinde bir anahtarla tüm kapıları açabilir..tahtadan oyulmuş bedenine yalanın, can verilebilir..kalpten dudağa gelen bir öpücükle bir kurbağayken prens suretine dönüştürülebilir..hatta polyannayla elele koca istanbulu dolaşabilir..her doğan güne şaşkınlıkla baktırabilir..iyice inanılırsa; bir yalan, küre-i arzı ardına katabilir…
Bir yalan, mucize sanılabilir, hayır hayır! Ne sanılması..bir yalan sahiden mucize olabilir..ya da bir mucizenin alt tarafı inanılmış bir yalan olduğu ortaya çıkabilir..
Mühim bir şeydir yalana alt kümeler açabilmek hatta yalanı bir sanrının alt kümesi yapabilmek..gerçekle sanrının yerini değiştirip gerçeği rüya kılabilmek…ve belki de uyanma kaygısıyla yaşamak mütemadiyen..anlaşılan, ruhu diri tutan bir şey iki kişinin bir yalana iman etmesi..
Ölmek fikrini akla sık sık getiren,her yüksek apartman katından aşağı sarktığında,uçmanın cezbediciliğine yenilmemek için kendini zor tutan, vapurdan düşmüş olmayı hayal edip, pervanelerde parçalanarak ölmeyi korkunç bulmayan bir benliği azrailden bucak bucak kaçıran bir şeydir yalana düşmek..
Tam da bu olsa gerek tabiri;bile bile yalana düşmek..kader gibi,yazgı gibi değil bu..yazgının yazısını tırnaklarınla kazımak,suyun kanalını orda akmayacağının bilinciyle değiştirmeye çabalamak gibi..hayale dalıp yerinde saymak gibi..salıncaktayken gözlerini kapatıp uçtuğunu varsaymak gibi..gibi.gibi...kim bilebilirdi ki bir isim,sıfat ya da zarf değil de bir edat anlatacaktı derdimi..
Ben ve sen diye iki zamirin “gibi”siydi böyle inanılası bir yalan..
Posted in
Salı, Nisan 24, 2007
Açtı masa lambasını aldı eline kalemlerin en kömür karasını,ben başım onun yastığında yatağa gelmeyişini bekliyorum.Herkese odaklanamadığımdan bahsederken,gözlerimi ellerine kendiliğinden sabitliyorum.Yastığa sinen kokusu burnumda en çok bu sahneyi seviyorum.Aşırılıklardan hep kaçan bir adamın çizdiği bir çok sayfasını sinirle kırıştırıp bir köşeye fırlatışına şaşkınlıkla bakıyorum.Önceleri bu kömür karasına bulanmış beyaz sayfalarla dolu gecelere çok da sık rastlanmazdı…ama şimdilerde her gece beni avuturcasına sevişmelerimizden sonra sırtı dönük oturur oldu masasına...ve bu geceler uyurmuş gibi yaptım ben.”.. muş” gibi yapmanın gereği yoktu aslında , bir gece olsun dönüp bakmazdı bana..ve ben ilk günlerde çok sorgulasam da bu durumu aldırış etmiyordum artık.Tek kalemde silişlerle dolu olan benliğim hiç yapmadığı şeyi yapmış onu böylece kabul etmişti.Belki de annem haklıydı bu da bencilceydi her yaptığım gibi..bir sanatçının hezeyanlarını gözlemleme isteğiydi yalnızca içimdeki.
Bir aynanın karşısında çalışırdı. Ara sıra kendini izlerdi, ben onu izlerdim. Ellerini kavuştururdu bazen...ilham denen sanrıyı mı bekler acaba diye düşünürdüm.Aynadan yatağın bir kısmı gözüktüğünden gözümden başka hiçbir uzvum kıpırdamazdı..Uyuşur karıncalanırdı bacaklarım ama bilirdi o, ben kıpırtısızca uyurdum, rolümü iyi oynar geçmesi için gecenin bedelinin ; günün aydınlanmasını,onun yatağa gelmesini beklemem gerekirdi.
Bir türlü sanatçı vasfını alamayacağını anlayan bir ”ben” için ellerde hayat bulması sanatın bulunmaz bir nimetti. Uyandığımda yanımda olmamasını istediğime göre birçok sabah , aşk değildi benimkisi. Ellerini bana bırakıp gidebilme ihtimali olsaydı gitme demezdim. Suratsız sabahlar, sigara kokusu sinmiş oda, sırf sarhoş etsin diye alınmış ucuz şarap şişelerinin varlığı, sabahsız günler, uykusuz geceler…Tüm bunların yanında vazgeçilmez tek yanıydı elleri.Tutkunun en absürd haliydi benimki.
Vazgeçilmezliğimin de tadı vardı aslında damağımda..Bilirdi belki de uykularımı ellerine verdiğimi,gösterme isteğiydi içindekini benle oluşunun nedeni.Arsızca kullanıyorduk son-ucunda birbirimizi.Hem kim bilir o yattıktan az sonra kalkıp odanın dört bir yanına dağılmış müsvettelerine muazzam şeylermiş gibi bakan gözlerimi de o izliyordu gizlice ve daha bir basıyordu ayakları yere. Ve belki o yüzden artmıştı uykusuz gecelerimiz.Ben ellerine tutkun o ellerinin yarattıklarına bakan gözlerime.O ellerini esirgemedi benden ben uykumu ondan..
Posted in
Salı, Nisan 24, 2007
Olmadığın gibi olucaksın..yine sabah alarm çaldı.kalk yataktan ve sürüklen bi yerlere.. hemen giyin bu rolü..aman pot kalmasın ve de sakın kırışmasın.çünkü onlarca göz..onlarca boş bakan göz üzerinde..kapat fermuarı sıkıca aman açık kalmasın ,açıkta kalmasın ,açığa alınırsın..alınırsın..bakılırsın..sınanırsın..yorulursun..aslında her gün boğuşursun....neden diye sormayan onlarca “…daş”ınla yarışırsın..yarıştırılırsın..ortak bi nokta bu işte hep edilgensin..
Bir binanın içinde bambaşka bir yüz takınırsın..ne çok yüzün var diye sen bile şaşırırsın..kandırırsın hepsini..bi odaya sıkışırsın on dakikalığına ve orda çekilirsin kabuğuna..konuşmalara takılırsın..kapılmışlar akıntıya sen onlardan sakınırsın..
Ne serzeniş ne sitem…tepkisizliğe övgüler yağdırırsın..çünkü az sonra asıcaksın önlüğünü askıya bir çırpıda soyunup atıcaksın yüzünü masaya,yüzsüzlüğüne sarılıp çıkıcaksın binadan..kendine ait olucaksın…buram buram sen kokucaksın..salıverilmiş gibi esaretten sokaklara dalıcaksın..umurumda değil dünya ve ne aşk ne de para dercesine salınarak yürüceksin..kulağında hafif müzik her gün kolay olsun diceksin hafif olsun..hafızanı siliceksin..çırılçıplak kalıcaksın..yağmur yağsa ıslanıcaksın..şemsiye hiç açmadın hiç de açmıcaksın..sudan mı kaçıcaksın!
Yine de hep yedek bir yüz taşıcaksın çantanda ..bir acil çıkış planı yapıcaksın..tehlike anında camı kırıp kaçıcaksın..
Posted in
Salı, Nisan 24, 2007

.......
-kim o
-nil ben, aç kapıyı..
-merak ettim canım seni,hoş geldin.
-kapıyı açsan da yukarı gelsem..
..açıldı kapı..hızlı adımlarla çıkıyorum ama sanki ağır çekim.Çoğu zaman olur böyle..hayır çoğu zaman değil zaman zaman olur böyle..Daha çok gecenin bir yarısı uyanınca gelir başıma..sanki tanrı ne de olsa uyurum diye dizginleri gevşetmiş de başıboş zamanla dalaşmışım.
.apartman ışıkları söndü..1 kat daha kaldı .. aralanmış kapı aydınlatıyor diye merdivenleri ,yakmıyorum ışığı ve onun gölgesini görüyorum alt komşumuzun kapısının hemen yanındaki duvarda ,açmış kapıyı bekliyor yine ..Beklemesin beni,televizyon izliyor olsun bir kez de ,mutfakta olsun,uzanmış olsun,bir şeyler okuyor olsun ya da eve iş getirmiş olsun en bilindik hallerle,çalışma masasına gömülsün hatta kapıyı bile açmasın,defalarca zile basayım,uyuduğunu düşünüp sinirle bir sigara yakayım çünkü anahtarım bilmem ne cehennemde kalmış olsun..ama yok istikrar insanı o..takılmıyorum ona..ben takılıyorum kendime..kendi günahımla kavruluyorum..kavrulan her şey gibi cezbedici bir koku da salıyorum..çıkabilirliğimi hesaba katmadan çamura dalıyorum..
Gülümsüyor bana kapıda..tebessümle karşılanmak isterken bir zamanlar, şimdi tepkisizlikle bir oluyor bana bu tavırlar.Mukabele etmeden bu şirin ve tiksindirici karşılamaya , bağlarını çözüyorum ayakkabılarımın..neden bu kadar uzun sürüyor diye düşünmüyor bu ayakkabı faslı..neden fasıllarla dolu onun yanındaki hayatım diye umursamıyor.
Evlerin de kokuları var kendine has, diye geçiriyorum ilk adımımda içimden..sarılıp öpüyor beni..benimse su var aklımda.kanıyorum kendi yalanıma..çantamı atıp kapının hemen yanına giriyorum banyoya..loş bir ışığı var banyomuzun,bordo fayanslarda yansıma yapmayan loş ışığı..aynaya bakmıyorum,sırrını sevmiyorum aynanın..bu aralar bana beni hatırlatan hiçbir şeyi sevmediğim gibi..onu kapıda gülümserken görmek gibi..açıyorum sudan önce radyoyu..sevdiğim şarkıları değil herhangi bir şarkı dinlemek istiyor canım..herhangi biriyim artık itiraf etmek gerek..
Erdemlerim,ilkelerim,prensiplerim;hepsini rafa kaldırıyorum..kapaklı,kilitli bir rafa..su tenimde hüküm sürerken herhangi birinin bir çok günahı akıyor giderinden küvetin..yanılmıyorum..temizleniyorum..çıkarken banyodan yine yeni bir sayfa açıcam diyorum..yeminler ediyorum..”bir daha olmayacak” lar sıralıyorum..yoruluyorum..su bile yoruluyor fark ediyorum..kaçıncı temizleyişin diyor günahını,serzenişler,sitemler yağdırıyor..
Bir pişmanlık duymak gerek ve de vicdanımı dinlemek,ama günaha boyanmış her vicdan gibi dinlenesi bir yanı yok benimkinin de…suyun hareketliliğine sığınıp, ılık ılık birkaç hareketsiz dakika geçiriyorum..kapatıp gözlerimi sıyrılmaya çalıştıkça günahın en keyifli dakikaları beliriyor zihnimde..sanki su değil de onun teni akıyor tenimden..açmaya çalıştıkça göz kapaklarımı kapılıyorum büyüsüne ama buruşmaya başladığından parmak uçlarım anlıyorum vakit geldi çıkmak için banyodan..kapı çalıyor o esnada..
-havlunu unutmuşsun hayatım.!!
-kapı açık,makinenin üstüne bırak!
Suyu kapatıp hemen adım atmalı küvetten dışarı yoksa başlar yine dalaşma zamanı..çıkarken bu kez banyodan kaçmadan aynadan , bir ses şunu fısıldıyor bana:”ateşle arınır ancak suyla arınamayan..”
seda kopar
Posted in
Cuma, Mart 30, 2007

Uyuştu ellerim,biliyorum yine o bildik ifade yüzünde;mağrur ve çığırtkan ama işte yapıcaklar tükendi,çekilen içimden ruhum da olsa elim gitmez gururum var,gezinmesi gereken en sonyer ayaklar altı olan bir ruhum var.anlamaya gayretin yoksa üstünü örtmeyi yeğlediğin bir 'ben' var...heryerde hep 'var' olurken sende hiç olan bir yanım var.yağmura güneşe ve her ne bulduysa ona söven sözlerim var..döndüğünü dünyanın ancak şarkılarda duyan kulağım var..kulağımda bitmek bilmez bir tının var..şiirleri serpiştiren biryerlere ve unutan sözlerini herkeslerin,altüst eden bildiğim duyduğum her kelimeyi apansızca oyun eden ,dimağımda, bir hiç var..toplaşıp da sana bakan onlarca ben,açık bir pencereden beline kadar sarkan bir sen var..paramparça bir yüzüm var..öteledim ötekileri başkalaştım seni göremeyen onlarca gözle yokmuşcasına şakalaştım..bunca hezeyan bunca serzeniş içinde sana ait bir ben var..
seda kopar-23.05.2006
Posted in
Cuma, Mart 30, 2007

Boşluğun sabahına uyandım bugün,önce yataktan çıkması hayli zor oldu,boşluğun avuntusu sıcak yorgandır en çok,
yorgan:taa uzaklara gidilesi zamanlarda en kuytudur.En olmadık zamanlardaki en mahrem erkek duyguların ıntezahürlerini,bir kadının tüm çıplaklığını,yağ bağlamış bazen de yosun tutmuş bedenleri ,dökülen eski derileri,içinde kocaman yaşamlar taşıyan ten kokularını,acınası varoluşları,uykusuz geçen yatmalarıbazen ansızın uyanmaları saklar ;sıkıca tutan,aldatmayan,hiç satmayan,ser verip sır vermeyendir,hem sanık hem tanıkdır.
duvarlardan utanmadan hatta inadına çapaklarımı temizledimm,parmağımın yalanmış ucuyla karşılaşan kurumuş çapaklar bana boyun eğmek zorunda kaldı,
boyun eğmek:Varolmanın kaygusunu iteleyerek,öteleyerek;varlığının tahtına bir böcek bazen bir duvar bazense bir hiç oturtmak...nadiren gönüllüce ama çoğu zamana hınçla;dalgalı bir denizken durgun göller gibi görünmek..en çok da türküdeki gibi olmak:"içerim yanıyor dışarım serin.."
belki hiç kalkmamalıydım yataktan ama birgünün boş sabahı da olsa sonraki sabaha kadar uyumak ihtimali de yoktu,
ihtimal:olabilicek olanların dışında hiç akla gelmediğinde varlığını gösteren;gözden kaçan;mümkün olabilecekken olmayacakmış gibi gözüküp ansızın ortaya çıkan;bazense olacağı apaçık olup gizlenen...mümkünler listesine almayı umursamadığımız,unuttuğumuz...dalgınlığımızdır.
"başucu"ma uzattım elimi ama yoktu,bu bir rüya olabilir miydi?Bildiğim herşey yitmiş,duvarlar hiç olmadığı kadar suskun,başucu kitaplarım kayıp,ellerim..ellerim çapakların yükünü yüklenmiş,yastığım biraz sert oysa bilirsin ben yumuşak yastık severim,
başucu:orda olmazlarsa korktuklarımızın mekanı."hep"liğini garanti ettiklerimizin yeri."en"lerimizin toplandığı,buluştuğu,bir nevi zaaflarımın saklandığı sandık...'gözümün önünde olsunlar'ın son"ucu" :başucu.belki de en sonunda kelamın sonuç=başuç
tırnaklarım uzamış,içi toprakla dolu.belki mezarımı kazdım gece çünkü ölesiye yorgunum ve toprak kokusu genzimde hem yorgan öyle ağır yahut ölü toprağı serpilmiştir üstüme...ben muhayyileme üflerken bu ne idüğü belirsiz toprağı toprak tenime sıçramış ve ben işte kazımaya çalışırken tenimden dolmuş tırnaklarıma ,
tenim:nilüferler biter üstünde nilüferden daha köksüz..alabilene kokusunu o kokusunda saklayandır kendini..hafızadır tenim ve bir parmakizi koleksiyoncusu;bazen baharlar barındırır gölgesinde bazen irinlere boğulur ..pul pul dökülür erkeğinin ellerinden,yaraları hep taze;kabukları kopartılır herdem;cins-i latif olsa da yoksunlukların sömürgesidir nihayetinde.
kazınmış tenim ve kirli tırnaklarımla kalkıp yataktan boş da olsa devam ediyorum hayata..devam etmekten başka çarem olmadığından ve devam ederken en iyi yoldaş kitaplar olduğundan kim yazarsa yazsın;ister çevirsin ister çalsın bulduğumu dahil ediyorum kendime..ben kendime soruyorum binlerce satırdan sonra "kendim" dediğim nedir diye?
seda k. ?.01.06
Posted in
Cuma, Mart 30, 2007

Nasıl yağıyor burda yağmur bu mayıs ikindisi bir görsen, senin de aklına aynı sahneler gelirdi filmimizden..biraz manik biraz depresif biraz da pesimist olası geliyor insanın bu ılık bu ıslak havada, bu çam kokusu sarhoşluğunda toprak tadında...öylesi hırçın ki hava bir aşağılanma duygusu kapladı zihnimi..bir "ne"lik sorgusu..yılları düşündüm benim olmadığım, senin de olmadığın, başka başka "biz"lerin olduğu milyonlarca yılları..şairin aksine dedim sonra tek cümlelik bi noktayım ben sonucunda eylemimin;denklemimin...
yağmurdan bahsettim ya;nasıl cezbedici şimdi gözlerimin önünde ama ben bir korkak gibi sadece balkondan seyirci olabildim;yalınayak basamadım toprağa ve saçlarım yine ıslanmadı, belki şeffaflığından korktum ve ıslanınca ya gözükürse diye ruhum kaçtım;üflediği ruhu içimden aldı belki tanrı..gramerin iflasıdır bu yazdığım yazı..kalmayan sözlerimin ilanı, bir bitiş manifestosu ve inadına tüm dolu sözlerin boşluk'a övgüdür kuruntularım;yamalarım,söküklerim,gözlerinde eğilişim bükülüşüm ve en sonunda kayboluşum kayışım ellerinden;belki de hiç varolmadığımı anlayışım..bilirsin sardı mı beni bu bulutlu hava kurtulmak zor ben hep parçalı bulutlu ...yağsa yağmur içimde de ,bitse buhran ,bitse bu bitimsiz serzeniş,şarkılardan kalksa yüküm ,yüklesem varlığımı hep bir şeylere o anlamsız şeylere ;varolmak, sahip olmak hepsi kalksa lügattan ben sadece "ol"sam bir ağaç dalında ,ham kalmasam tadıma doyulmasam..
ne bereketinden ne rahmetinden elime aldırdığı bu kalem ve kokusunu hatırlattığı kağıt için duacıyım yağmura ;artık mümkündür benim de çıkmam yağmur duasına;ifademe çekilen perde;belki de ben onu perde sanırken üstüme sinsice atılan bir ağ;yakalanmama gayretim illaki acziyet ve yalnızlık;ben kolay sevemesem de kimseyi insansız yapamam...
bu mayıs sancısında;en güzeli bir desen olmak 50sinde bir ressamın ellerinde;bunalımında çizilmiş yaşlılığın,biraz histerik biraz esrik biraz da melankolik çalakalem çizilmiş bir desen olmak...
seda kopar 16/05/2006
Posted in
Cuma, Mart 30, 2007

"hayat"ı yatırdık masaya bugün;ölçtük biçtik uymadı üstüne,kestik kısaymış,yamadık giymezmiş malum en güzeliymiş ya...boyam boyam boyadık ne o palyaçomuymuş?oturduk konuşturduk yorgunmuş..bilinmez ki omuzundaki yük,bozduk yaptık kızdı;oyun mu sandınız adım "hayat" dedi..ne ki dedik?öyle bişeymiş,nasılmışsa anlamak zormuş,çok görmüş geçirmiş..kızdırdık konuşmadı;öptük,sevdik hiç susmadı..mıncıkladık utandı,az geri çıktık hiç hiç durmadı,serildi serpildi,çok dağıldı;toparlarız derken elimizden kaçırdık;kaçanı kovaladık;kaçtı diye büyük oldu balık,bulduk zokaya taktık,tuttuk denize attık;delirdik dellendik belki de hep böyleydik;aralandı da perdeler belirdik?çok geçmedi yol aldık,tuttuk elinden yakaladık.alladık,pulladık,kınalar yaktık,dul değil kız dedik süsledik püsledik kıyamadık ellere vermeye içimize kattık..aşımızı uzattık..uzağımıza kaçtı..uyuya kaldı,örttük üstünü,uyansın diye sonra suladık yüzünü,sevdik saydık görmedi..diz çöktürdü baş eğdirdi,sustuk;vardık yok olduk..yok bu da olmayınca ittik,kaktık..bırakmadı..düştü kaldı aldırmadık ne ektiysek onu biçeriz demedik,bilemedik;ağladık,ağlatıldık en acısı aldatıldık..bakılmadık,sarılmadık oysa sarıp sarmaladık..ağardı saçlarımız,yaşlandı yaşlarımız,akardı gözlerimiz ama dostu olmadı düşünenin;atalar sözü haklı çıktı..
yedirdik,içirdik ve belki de tapındık;görülmedik,kul olduk;kara kayadaki karınca gibiydik basıldık geçildik,aldırmadı ama o da sevilmedi..büyük dedik biz olalım affettik ama utanmazdı,arlanmazdı,düzenbazdı;bir vardı bir yoktu bir çoktu;aldandık hiç olduk.göz gördü gönül katlanamadı;öldürdük;dirildi..umursamazdı..biz çaldık o söyledi unuttuk gitti..tik tak vakit geçti..göğe bakan göz toprağa takıldı;bir çizgi bırakmanın adı vardı;kara iz bırakmanın tadı vardı;sırtımızdan vurunca belki akıllanırdık?yok hiç tınmadık..biz "ne" diye düşünürken o canbaz oldu ağı yokken oynadı;oynatıldık,afalladık;aldırmadık,eğlendik ee dedik ne ki geldik bir kere...
az gittik uz gittik dere tepe düz gittik;kana kana su içtik;okuduk yazdık,resimler çizdik;ne iğneyi batırdık kendimize ne çuvaldızı;ne topladık ne yığdık;sorduk sorguladık;aradık taradık bulamadık,yattığımız yeri beğenmedik;kalktığımız yerde hiç uslanmadık;takıldık,sendeledik aman ha biz düşmedik;dedik yaşayın gitsin;suyla temizlenemeyen ateşle arınırmış bilemedik;bağırdık,çağırdık 72 milleti takmazdık;kalp kırdık;kırıldık da;itildik kakıldık;ama öyle arsızdık;azdık çoğaldık;düz duvara tırmandık çobansız sürüye kurt murt inmez dedik,koptuk sürüden;iyi de ettik yedik,içtik,eğlendik...
baktık hava karardı dedik masadan kalkmalı;silkeledik;çırpındık,kazıdık mazıdık çıkartamadık;hayat yapıştı üstümüze bırakmadı peşimizi..
seda kopar ?/?/05/